Bugün birçok alanda elde ettiği gelişmeler ve başarılarıyla övünen insanlık, ne yazık ki kadına ve çocuğa yönelik şiddet gibi utanç verici bir sorunun önüne geçememiştir. 21’inci yüzyılda bile hâlâ kadınların ve çocukların güvenli bir şekilde yaşama haklarının sağlanamaması, “modern” toplumların en büyük utancı olmaya devam etmektedir. Dünyanın dört bir yanında hâlâ her yıl sayısız kadının ve çocuğun, fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalması, modern dünyanın hukuki ve ahlaki zayıflığının en net göstergesidir. Bu kabul edilemez durum, kökleri çok derinlere inen sistematik ve küresel çaplı bir toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
Dünya genelinde kadına ve çocuğa yönelik şiddet ile ilgili verileri ortaya koyan birçok araştırma yapılmaktadır. Bu bağlamda Birleşmiş Milletlerin çalışma grubu adına, Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan geniş kapsamlı bir rapor bulunmaktadır. Söz konusu raporda 2000 ile 2018 yılları arasında yürütülen anket ve araştırmalardan elde edilen tüm veriler değerlendirilmiştir. Bu çalışma sonucunda dünya genelinde 736 milyon kadının, yani her 3 kadından 1’inin, en az bir kez fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığı gözler önüne serilmiştir.[1] Çocuklara yönelik şiddetle ilgili olarak, UNICEF tarafından açıklanan verilere göre ise her 4 dakikada bir çocuk, şiddet eylemleri sonucu hayatını kaybetmektedir. Ayrıca bugün hayatta olan çocuklar arasından yaklaşık 90 milyonunun, bugün hayatta olan kız çocukları ve kadınlar arasından 650 milyonunun, yani toplam kadın nüfusunun 5’te 1’inin, çocukluk çağında cinsel şiddete maruz bırakıldığı belirtilmektedir.[2] Bu ve benzeri veriler gösteriyor ki şiddet, yalnızca bireysel değil toplumsal ve hukuksal bir sorundur. Kadınları ve çocukları güvence altına almak ve yaşam haklarını korumak insan haklarının en temel gereğidir, bu konudaki yetersizlik, toplumların en büyük başarısızlıklarından biridir.
Tam Eşitlik için 134 Yıl Gerekiyor
Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en temel ve en karanlık yüzüdür. Bu sorunun giderek azaldığı belirtilse de Dünya Ekonomik Forumunun (WEF) 2024 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu, bu ilerlemenin oldukça yavaş gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. 2006’dan beri her yıl güncellenen bu rapor, cinsiyet eşitsizliğini 4 temel kategoride ölçmektedir: Sağlık ve Hayatta Kalma, Eğitimsel Başarı, Ekonomik Katılım ve Fırsatlar ile Siyasi Güçlenme. 2024 yılı endeksine göre, rapora dahil edilen 146 ülkede bu kategorilerdeki cinsiyet eşitsizliğinin kapanma oranları şu şekildedir:
Sağlık ve Hayatta Kalma: %96
Eğitimsel Başarı: 94,9
Ekonomik Katılım ve Fırsatlar: %60
Siyasi Güçlenme: %22,5
Bu gelişmelere rağmen, raporda belirtildiği üzere henüz hiçbir ülke tam anlamıyla cinsiyet eşitliğine ulaşamamıştır. Eğer süreç bu hızla devam ederse tam anlamıyla bir eşitliğin sağlanması yaklaşık 134 yıl sürecektir. Açıklanan verilere göre geçen yılki raporla karşılaştırıldığında küresel cinsiyet eşitliği puanı 2024 yılında yüzde 68,5’ten yüzde 68,6’ya yükselerek yalnızca yüzde 0,1 puanlık bir artış gösterebilmiştir.
Türkiye Avrupa Sonuncusu
Bölgesel sıralamalarda Avrupa, cinsiyet uçurumunun yüzde 75’ini kapatarak birinci sırada yer almaktadır. Türkiye ise 146 ülke arasından 127’nci sıraya yerleşerek Avrupa sonuncusu sıfatını taşımaktadır.[3] Bu verilere dayanarak Türkiye’nin, Avrupa’nın alt sınırını belirlediğini söylemek mümkündür. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin etkileri, Türkiye’de de aile hayatı, eğitim, çalışma ve siyasi alanda izlerini oldukça derin bir şekilde göstermektedir.
Ülkemizde bu eşitsizlik, en çok kadın ve çocuklara yönelik şiddet konusunda kendini göstermektedir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre 2024 yılının yalnızca ekim ayında 48 kadın cinayeti işlenmiştir. Bu sayı, son 14 yılda gerçekleştirilen en yüksek aylık kadın cinayeti sayısı olarak karşımıza çıkmaktadır.[4] 2024 yılının tümüne ait verilere bakıldığında ise 425 kadın cinayetinin işlendiği görülmektedir.[5] Bu verilerin, sadece kayıtlara yansıyan cinayetlerle sınırlı olduğu unutulmamalıdır. Benzer şekilde çocuklara yönelik şiddet verileri de endişe vericidir. Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği (FİSA) Çocuk Hakları Merkezi tarafından yayınlanan Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı raporlarına göre 2024 Ocak-Ağustos ayları arasında toplamda 34 çocuk öldürülmüştür. Bu cinayetlerden 17 tanesi “Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddet Sonucu Ölümler” kategorisinde yer almaktadır.[6][7]
Sürdürülebilir Kalkınma İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Türkiye’den ve tüm dünyadan elde edilen veriler, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin şiddeti ve ayrımcılığı nasıl beslediğini gözler önüne sermektedir. Ekonomik, sosyal ve hukuki sınırların ötesine geçerek kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin çözülmesini zorlaştıran ve hayati riskler teşkil eden bu eşitsizlik, bir an önce çözüme kavuşturulması gereken kritik bir sorundur. Ayrıca kalkınma sürecini de doğrudan etkilemekte ve ilerlemenin önünde engel oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında yer alan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusu, adil ve kalıcı bir kalkınmanın temel unsurlarından biridir. Eşitlik için gerekli yasal ve sosyal düzenlemeler yapılmadığı sürece hiçbir ülkede kadınları ve çocukları desteklemek ve de gerçek bir kalkınma gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır.
BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının 5’inci maddesi olarak karşımıza çıkan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, kadınların ve çocukların konumlarının güçlendirilmesini amaçlar. Bu amaca ulaşılması ise eğitimde ve iş yaşamında fırsat eşitliğiyle, kadınların iş yaşamına aktif katılımını teşvik edecek çalışmaların yapılmasıyla ve de kadına ve çocuğa yönelik şiddet konusunda caydırı hukuki düzenlemeler ile mümkün olabilir. Zira kadın ve çocuk cinayetleri yalnızca bireysel suçlar olarak değerlendirilmemeli, toplumsal yapının ve kültürün de etkileriyle ortaya çıktığı gözden kaçırılmamalıdır. Söz konusu toplumsal yapılar ve kültürler, kadınları ve çocukları güçsüz, savunmasız ve düşük statüde göstererek şiddeti meşrulaştırılmasına zemin hazırlayabilmektedir. Bu durum kadınların ve çocukların sahip oldukları haklardan tam anlamıyla yararlanmalarını engeller, güvenliklerini tehdit eder ve ne yazık ki yaşam haklarının ihlal edilmesine yol açar. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, sadece kadınlara ve çocuklara yönelik her türlü şiddeti engellemekle kalmaz, aynı zamanda sürdürülebilir bir kalkınmayı ve herkes için yaşanabilir bir geleceğe erişmeyi mümkün kılabilir.
Burçe Başer

